Hanoi’de sokakta pek de düşünmeden yemek yedim — bir kaldırım köşesinde bir kase pho, alçak bir tabureye servis edilen buharlı bir çorba, başka yerlerde dikkatli seçim yapmaya iten o küçük iç alarm hiç çalmadan. Delhi’de ise aksine, hesap kitap gerekiyordu: gözlemlemek, tereddüt etmek, restoranı özenle seçmek. Aynı jest — dışarıda, şehirle temas halinde yemek yemek — aynı şekilde yaşanmıyordu.
Oysa koku tek başına bu farkı anlatmıyordu — Delhi sokaklarında da Hanoi sokaklarındaki kadar güzel kokuyordu, aynı baharat ve ızgara vaadi. Paradoks burada: Vietnam’da gözlerinizi kapatarak gidebilirsiniz, ilk geldiğiniz tabureye oturur ve düşünmeden yersiniz. Hindistan’da ise aynı kokusal vaat yetmiyor — seçmek, gözlemlemek, bazen kendini tutmak gerekiyor. Aynı kokan iki sokak, ama aynı güveni uyandırmayan.
Bu bir tesadüf değil ve her iki ülke hakkında bir yargı da değil. Halk sağlığı araştırmacılarının uzun zamandır belgelediği bir olgu: karşılaştırılabilir zenginlik düzeyinde, Vietnam genellikle Asya’nın diğer ülkelerinden daha iyi sağlık sonuçları elde etmiştir — daha düşük bebek ölüm oranı, daha geniş aşılama kapsamı, daha uzun yaşam beklentisi. Hanoi’nin bir sokağında rahatça yemek yiyebilmemin bu daha geniş tarihten ayrı olmadığı muhtemel.
Literatürde birkaç açıklama tekrarlanıyor. Öncelikle, sınırlı imkanlarla bile halk sağlığına — aşılama, yakın sağlık hizmeti, hijyen — sürekli öncelik verilmesi. Ardından, SSCB ve Küba’nın yardımıyla inşa edilmiş, hastalığın bir maliyet haline gelmeden önlenmesi için tasarlanmış bir sağlık sisteminin mirası. Fakir bile olsa ulusal kampanyaları homojen bir şekilde hayata geçirebilen bir yönetim. Ve önleme mesajlarının yayılmasını kolaylaştıran erken okuryazarlık.
Korkusuzca yemek yenebilen bir sokak, sade bir şekilde, bir devlet hikayesi, siyasi tercihler, zaman içinde tutulan öncelikler anlatıyor — hiçbir tabelada okunmayan ama her lokmayla doğrulanan bir şey.
Bu ne kime atfedilecek bir erdem ne de bir kusur — yalnızca sokağı yaşamanın iki yolu arasında, bedenle yaşanan bir fark.
